Beceremediklerim -2 / Şarkı söylemek

Benim köyümde müzik yoktu. Müzik günahtı. Müzik sağ omzumuzda sevapları yazan meleği uyuturdu. Melek sevapları yazamazdı müzik dinlerse.

 ŞİNASİ DİKMEN

Konuşmaların çoğunda, insanlar birbirlerine yaşamlarında kazandıkları başarıları anlatırlar, bazıları da o başarıları kitap haline getirirler. Şimdiye dek başarısızlıklarını yazan ilk yazar ben olacağım. Geçen yazımda mutfak ve yüzme beceriksizliklerimden söz etmiştim size. Bundan sonraki yazılarımda da becerisizliklerimden örnekler vereceğim…

O kadar çok ki bunlar…

Otuz yıl başka bir dilde sahneye çıktım. Kendi yazdığım metinler olduğu gibi, başkalarının da benim için yazdıkları metinleri öğrendim, sahnede konuştum, onlara hayat verdim.  Ama hiç bir şarkıyı -ana dilim de dahi- sonuna kadar söylemeyi beceremedim. Melodisiz şiirleri rahatlıkla öğrenir ve aradan uzun zaman geçse bile, bir iki kez yeniden okuyunca eksiksiz tekrar edebilirim. Ama…

Araya müzik girince benim elim ayağım dolaşıyor. Ne metni ne de melodiyi yanyana getirebiliyorum. İkisine birden yoğunlaşamıyorum. Kelimeleri öğrenmeye alıştığımdan olacak melodiyi unutuyorum.

Bunun Ladik Ortaokulu’nda yaşadıklarımla mı, yoksa köyüm Çakırgümüş’teki müzik kültürüyle mi ilgisi var, bilmiyorum ama müzik benim için zor bir alan.

Şarkı söyleyemem. 9 yaşlarındayken müezzinliğe heveslenmiştim. Kuran kurslarında bayağı başarılı öğrenciydim. Ama ne doğru dürüst ezan okuyabiliyordum ne de mevlüt. Yani işin dini tarafını da yürütemedim.

Benim köyümde müzik yoktu. Müzik günahtı. Müzik sağ omzumuzda sevapları yazan meleği uyuturdu.  Melek sevapları yazamazdı müzik dinlerse. Müzik, insanı Tanrı’dan ve inançtan uzaklaştırırdı. Şarkı söyleyen, herhangi bir müzik aleti çalan, direkt cehenneme gider, Gayya Kuyusu’nda yanar dururdu. Müzik, Müslümanı Kuran’dan ve dinden soğuturdu. Peygamberimiz müziği yasak etmişti.

Köyde düğünler çok kasvetli geçerdi. Pazartesi akşamı köyün en karanlık hayatlarında -bizde iki katlı evlerin ahırdan önceki ön salonlara hayat denirdi- başlayan düğün karanlıkta herhangi bir tefin gürültüsüyle devam ederdi. Tef bulunmazsa bir ibrik dibine vurularak tempo tutturulur, ona neşesiz ve aynı hayat karanlığında bir ses eşlik ederdi. Ortada küçük kızlar tepinir ve bu eğlence gelin adayının perşembe günü ilahi eşliğinde ana baba evinden alınıp eşşeğin, atın ve medeniyetin motorlaştığı yıllarda traktörün üzerine konulup, damat evine getirilmesiyle son bulurdu.

Bir zamanlar bizim köyde birileri davul zurnayla evlenmiş ve hatta bunların düğünlerinde ırakılar içilmis. Köçekler göbek atmışlar içkili içkili. Davul çalınmış bangır bangır, zurna ötmüş aralıksız ve türküler çağrılmış. Köyden kimse gözleriyle görmemiş oyunları, çalgıları. Ama birileri anlatmış onlara.

Tüm köylü bunların evliliklerinin sürmeyeceğine inanmıştı. İmanın olmadığı yerde bu çift mutluluğu yaşayamazdı. Meleklerden kimse onlara yardım etmemişti. Etmek isteseler bile müzik sesinden bıkıp usanmışlardı melekler. Nikahlarından hayır gelmezdi bunların. Ayrılıkları her gün bekleniyordu. „Günah dolu bir evlilik iflah olmaz“ deniyordu. Ben de tanıdım bu ikiliyi ve çok iyi insanlardı. Tüm beklentilere karşı, içlerinden biri yaşamını doğal yönden yitirene kadar çok mutlu bir hayat sürmüşlerdi.

Ben böyle bir ortamda yetiştim. Kaval çalmayı, yarım yamalak çalabilen bir çobandan kopyalamıştım ve elimde düdüğüm, düdüğümde çobandan araklanan bir iki melodi, köyde bir aşagı bir yukarı calarken abim tarafından yakalanmıştım. Kavalım kırıldı ama ara sıra anılarımdan yakalayabildiğim bu melodilerden birini veya bir kaç tonunu hala ıslıkla çalabiliyorum.

Bizim köyümüzde tek bir evde radyo vardı ben çocukken ve bu radyo CHP devrinde köyün muhtarına verilen devletin demirbaşına kayıtlıydı. Uzaklardan gelen radyo müziği gerçekten şeytaniydi. Dinletiyor ve bizi kendine çekiyordu. Bu CHP’li muhtar eskisi pek sevilmezdi benim çevremde ve bizim de onun evine yaklaşıp radyo dinlemesi de çok zordu. Dönem 50’li yılların başı… Adam gölge gibi dolaşırdı köyde.

Biz çocuklar kendi aramızda, bu radyo denen meymenetsiz aletin içinde mutlaka saklanmış küçücük kadın ve erkeklerin bulunduğundan söz ederdik. Ama nasıl girerlerdi bu insancıklar radyoya. Radyoyu görmüşlüğümüzden tanımıyorduk. Aramızdan birisi görmüş de, o öbürüne anlatmış da; onun bize radyo tarifleri üzerine yapıyorduk yorumlarımızı. Cesaret edebildiğimiz kadar o sevilmeyen eski muhtarın evine yaklaşır, kendimizden geçerek kulaklarımızı şehvetle doyuran ritimleri dinler ve özellikle koro türküler bizi iyice şaşırtırdı. Bu kadar insan bir odada duran, ancak masa kadar ya da dolap kadar ya da ambar kadar büyük olabilen bir yere nasıl sığardı? Bu işte bir bit yeniği vardı. Belki de sihirli bir şeydi bu radyo. Aslında yoktu da böyle bir alet, bize varmış gibi geliyordu. Şeytan sesi de olabilirdi bu türkü dedikleri… Babam da türkü söylerdi mesela, „Ol cennetin ırmakları, akar Allah deyu deyu…“  Ama bu seslere eşlik eden hoş tınılar çıkaramazdı. Çünkü benim babam şeytan değildi. Eski muhtarın evinden gelen hoş tınılar bir insanın çıkaramıyacağı kadar bayıltıcıydı.

Sonra nedense aniden tanıştım radyo ile. Bir masanın üzerinde duruyordu. Kulaklarımıza gelen hoş nağmeler direkt ondan çıkıyordu. Ve o eve misafir olarak gitmiş olan biz iki çocuk, önünü arkasını, altını üstünü, içini dışını araştırdığımız halde içinde insan bulamıyorduk. Ev sahibi çocuk ise her gün, şu düğmeye bastığında aniden odayı dolduran değişik seslerin bu radyodan çıktığına yemin ediyordu. İçindeki insanlar değildi sesi çıkaranlar. Şu düğmeydi seslerin kaynağı ve bu sesler taaaa Ankara’dan ve hatta taaaaaaa Istanbul’dan geliyordu.

Radyodan bana seslenenin şeytan olmasına razıydım ben. Alışmıştım. Kanıksamıştım aslında. Şeytan hoş duyguların kaynağıydı ve hoş her şey kötüydü dinimizde. Cezası yanmaktı cehennemde çıtır çıtır. Bir çıra gibi ve yıllarca. Ve nedense beni, hep içimi böyle hoş yapan şeyler çekiyordu. Yani cehennemliktim ben. Bununla yaşamayı öğrenmiştim. Bazan korkmuyor değildim. Hele hasta olduğumda… Böyle devam edersem yalın ayak gezmeye, soğuk suda annemin izni olmadan çimersem, üşütür ve ölürdüm. Ölümün ne olduğunu bilmiyordum, ama cehenneme ancak öldükten sonra gideceğime inandırılmıştım. Çünkü ikide bir ölümden sonra cehennemden bahsediliyordu çevremde.

Ankara ya da İstanbul’dan ses gelmesi beni cehennemden kurtarmıştı. Ama kafamı da iyice karıştırmıştı. Neyle geliyordu ses taaaa oralardan buralara? Kağnıyla, ata arabasıyla, at sırtında, traktörle, kamyonla, otomobille ya da rüzgarla mı yoksa…. Ev sahibi çocugğun yeminleri bile yetmedi bana. Şu tepeden öbür tepeye bağırınca ses duyuluyordu. Çünkü iki tepe arasında bir dere vardı, ama ortaya başka bir tepe girdiğinde, ya da arada sık bir orman varsa sesin gücü kalmıyordu. Seydükle mal güttüğümüzde yapmıştık bu deneyi. O bir tepeden ben bir tepeden birbirimize bağrışıp durmuştuk da dediklerimizin yarısını bile anlayamamıştık. Bu hoş sesler Ankara’dan gelmez. Gelemez… Bulamamıştım geldikleri yeri ve en kolayı ölünce cehenneme gitmekti.

Ben çok istedim evimizde radyomuz olmasını ama benim ailemin radyosu olmadı 1967 yılına kadar. Babam “radyo olsa da mevlüd dinlesek“ derdi ara sıra ama nedense radyo gelmezdi bizim eve. Sonradan öğrendim ki küçük amcam radyonun girmesine çok karşı çıkmış o zamanlar. “Eğer bir eve radyo gerekli olsaydı, Kuran’da yeri olurdu“ dermiş.

Ben 1965 yılında Sağlık Koleji’ni bitirdikten sonra Türkiye-Suriye hudut kapısına tayin oldum. Reyhanlı-Cilvegözü’ne. İki taraf gümrükçüleri ve polisleri birbirleri arasında gizli gizli seyahatler yaparlardı. Tanıdığım Suriyeli bir gümrük memuruna bir radyo ısmarladım taksitle. 110 TL’ye bana National marka bir Japon radyo getirmişti. 1967 Haziranı’nda askere gidince radyoyu aileme bırakmıştım. Askerlik bittikten sonra amcam o radyoyu bana geri vermedi. “Her Müslüman evine bir radyo gerekli.“ der ve elinde radyo evin içinde dolaşırdı. En çok sevdiği şey de ajans dinlemekti ve “Yurttan Sesler“i kaçırmazdı.

Ortaokula 1957-61 yıllarında Ladik’te gittim. İkinci sınıfta kalmıştım. Başarısız olduğum derslerden birisi müzikti. Ortaokul bir de okul müdüründen bir kaç kez burnum kanayacak kadar dayak yemiştim, Çünkü İstiklal Marşı‘nı doğru söyleyemiyordum, onun iddiasına göre. Herkesin önünde İstiklal Marşı yüzünden dayak yemek ve peşinden müzikten ikmale kalmak çok utandırmıştı beni. Bu tüy dikmişti başarısızlığıma.

O dayakların etkisinden olacak, Almanca dilinde kabare yaparken bile şarkılı bir bölüm olduğunda nerdeyse altıma işerdim korkudan. Knobi Bonbon isimli kabare grubumun ilk prömiyerinde güya şarkı söyleyecektim. Oyunun prömiyeri öncesindeki son denememizde kendisi bir BACH uzmanı olan piyanistimizi o kadar kızdırmıştım ki… Ve ilk oyunda da beceremedim… Sonraki oyunlarımda  iki kez şarkı söylemeye kalktım. 4-5 dakikalık şarkı süresince 95 dakika süren oyunumdan fazla terliyordum.

Saglık Koleji’nde geçen 1961-65 yıllarında, 4 yıl boyunca saz tarafından düşünsel ırzıma geçildi. 1961 yılında 200 kişi alınmıştı bu yatılı okula. Anadolu’nun değişik kırsalından bu 200 öğrenciden en az 100’ü sazını sırtına atmış ve öyle gelmişti. Okulda, derslerden sonra her gün bu 100 saz başlardı tıngırdamaya. Bu 100 sazdan en az 50’si “Koyun gelir yata yata“ yı çalmaya uğraşıyorsa, geri kalan 50’i de “Tren gelir hoş gelir…“le boğuşurdu ve bunlarin 75’i türkünün sonuna gelmeden başa geri dönerlerdi ve bu müzik eziyeti okul süresince devam ederdi.  Ve bu eziyetler beni saza düşman etmişti. Saz dinlediğimde nabzım hızlanır, tansiyonum yükselir hale gelmişti.

Almanya’ya gelince kendi kendime “Şinasi, bu böyle devam etmez, herkes sazın Türk milli müzik aleti olduğunu iddia ediyor. Beden ve ruhunun saz allerjisini yenmeye uğraş!“ diye Ruhi Su’nun kasetlerini alıp dinlemiştim zor da olsa. Baktım ki sağlık bakımından dayanamayacağım, bıraktım kendi kendime eziyet etmeyi. Frankfurt’ta Exil isimli bir meyhanenin devamlı müşterisiydim. Benim geleceğimi önceden bilen dostlarım ve oranın sahibi Musti “Dikkat, Şinasi geliyor“ derler ve sazı alıp sahneye koşarlardı. Sonradan farkına vardığım kadarıyla hepsi çok iyi saz çalabilen bu arkadaşlar ben geldiğimde mahsus yanlış tıngırdatıp beni daha çok kızdırırlarmış.

Klasik Türk Müziği dinleyeyim dedim. Bir iki herkesin hoşuna giden şarkı dışına çıkamadım. Zeki Müren’i hiç sevmedim. Onun keman çalmayı bilmeyenlerin çıkardığı gürültü gibi yapmacık sesi bana gına getirirdi. Çok iyi Türkçe bilirmiş Zeki Müren. Ne yapayım yani? Ben Türkçe öğrenmek istemiyorum ki, müziğin tadına varmak istiyorum. Bülent Ersoy’u ne insan olarak seviyorum, ne de saatlerce süren naralarını. Bir „Dönülmez akşamın ufkundayız“ı dinleyeyim dedim, aman kardeşim ne o: aaaaaaaaaaaaaaaa diye haykırışı. Alkol komasına giren bir ayyaş bile uyanır bu naralardan.

Diyeceksin ki sevgili okur, “Ne biçim insansın Şinasi sen? Müzikten nefret edilir mi?“ Ben müzikten nefret etmiyorum. “Tuti-i Mucize“yi seviyorum, “Dönülmez Akşam“ı severek dinliyorum, semaileri seviyorum, bir kanun taksimine bayılıyorum, ney taksimi hafta da bir olursa çok hoşuma gidiyor, alevi semahlarından bazılarını severek dinliyorum. Ama “Haydar Haydar“dan bıktım usandım. Her saz çaldığını iddia eden illa “Haydar Haydar“i çalmak zorunda mi? Hele bir de ritimsiz çalarsa, tam cehennem azabı! DİKKAT: Mevlüdü severek dinliyorum güzel sesli hafızlardan ve özellikle Allahümme Salli… Ama “Gregorianische“ şarkıları da seviyorum, Yahudi ilahilerini de. Fazla sıklıkta  olmayacak ama. Mevlevi müziğe bayılıyorum haftada 3-4’ü geçmezse. Yani ruhumda gizli bir dindarlık var galiba.

Batı müziği mi dinliyorsun ey Mon Cher!? Ah anlasam da dinlesem!… Dinliyorum, dinliyorum ama bazı dostlarımın müzikten aldığı zevki tadarak dinliyemiyorum. Yani kendimden geçemiyorum. Dinlerken uyuyuveriyorum. Beethoven’in 9’ncu Senfonisi’ne ve özellikle onun koro bölümünün bazı kısımlarını kelime kelime birlikte söylüyorum. Bach’ın Brandenburg Konçertoları’nı severek dinliyorum. Beethoven’in 5’nci Senfonisi’nin DA DA DA DA’sına ölüyorum. Ama benim favorim  Barock müziği. Bach’ı seviyorum, Handel’i sevmiyorum, Vivaldi’yi seviyorum.

1972’de Almanya’ya geldiğimde Almanca öğrenmek için radyo ve televizyon satın almıştım. Küçücük kağıt parçalarının önüne bir kelimenin Almancasını, arkasına aynı kelimenin Türkçesini yazar, onları bir cebime atar, yolda, tuvalette, yemek yerken içlerinden birini cebimden çeker, arkasına bakmadan karşıma çıkan kelimenin, Türkçe ya da Almanca karşılığını tekrar ederek, Almanca öğrenirdim. Eger üniversite kliniğinin 4’ncü katındaki bekar odamdaysam, ya radyo dinlerdim ya televizyon seyrederdim ya da odanın penceresinden Ulm Münster’ine bakarak cebimdeki kartlardan birini çekerdim. O günlerin birinde radyodan Max Greger isimli birinin Saxofon solosunu dinlemiştim. Hala aklımdadır onun melodisi. Kendim söyleyemem ama o parçayı tekrar duyarsam hatırlayacağıma eminim. Cebimden kart çıkardığım ve karşılığını tekrar ettiğim kelimeler arasında radyodan duyduğum Alman “Schlager“leri hala beynimdedir. “Michaela, Eine neue Liebe ist wie ein neues Leben, Es fährt ein Zug nach Nirgendwo, Der Junge mit der Mundharmonika, immer wieder Sonntags…“ Kimlerdi bunları söyleyenler bilmiyorum, nasıl söylenirdi bunlar bilmiyorum, ama herhangi birisi bunlardan birini ya da birkaçını söylediğinde gözlerim yaşarıyor, eskiyi anıyor, o günlerde yeni öğrendiğim Almanca kelimeler bile aklıma geliyor.

Bir gün televizyon izlerken, Komiser-  Joachim Fuchsberger- bir soruşturma yapmak için bir mahzene iner. Merdivenlerde DA DA DA DA diyen çalan bir müzik eşliğinde adım atardı. DA DA DA DA. Günlerce o müziği tekrarlamaya uğraştım. Klinikte birlikte çalıştığım bir Alman meslektaşım benim ağzımdan düşürmediğim namelerin bir Beethoven parçası olduğunu söylemişti.

Alman Goethe Enstitüsü ile Kuzey Amerikan Almanca Dili Öğretmenleri Birliği’nin benim için hazırladıkları 4 haftalık Kuzey Amerika okuma günlerinin birinde, beni Atlanta’daki Rolling Stones konserine davet etmişlerdi. Daha başında terkettim konseri. Hoşuma gitmemişti ve gürültü çok rahatsız etmişti beni. İşin garibi benim duyu organlarım öyle alıngan organlar değildir. Yani iyi duymazlar.

 

Reklam
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ