Otomobille geze geze Türkiye’ye…

Avrupa’da yaşayanlar için… Tatil için Türkiye‘ye otomobille giderken birkaç gün daha fazla zaman ayırabilirseniz, iyi bir planlamayla yolculuğu güzel ve hesaplı bir turistik seyahate dönüştürebilirsiniz.

 

GÜRSEL KÖKSAL

Türkiye‘ye otomobille giderken ya da dönerken, en az beş Orta Avrupa ve Balkan ülkesini kısmen de olsa tanımak, doğal, tarihsel, kültürel zenginliklerinin bir bölümünü yaşamak için birkaç gün ayırabilirsiniz.

İngiltere, Fransa, İskandinav ya da Benelüks ülkelerinden yola çıkanlar için en başta Almanya bu açıdan büyük bir fırsat sunuyor. Ana güzergah üzerindeki Köln, Frankfurt, Nürnberg, Münih gibi büyük kentler ya da güzergahtan en fazla 1 saat uzaklıktaki birçok kent ve kasaba hem dinlenmek, hem de kısa bir tatil için ideal olanaklar sunuyor.

Almanya‘dan sonrası da oldukça güzel. Sadece çeşitli güzergahlar üzerindeki başkentleri bile dikkate alacak olursak, oldukça zengin turistik alternatiflerle karşı karşıyayız.

Bilindiği gibi Almanya‘dan sonra seçilen güzergaha göre 5 ya da 6 ülkeden geçerek Türkiye‘ye ulaşılıyor. Bu ülkelerden hemen hepsinin başkenti sözkonusu güzergahların üzerinde ya da çok yakınında olduğu için „sıla yolculukları“ en azından bu başkentlerin bir bölümünü tanımak için değerlendirilebilir. Örneğin Kuzey Avrupa‘dan gelenler, yol planını yaparken Prag, Viyana, Bratislava, Budapeşte, Belgrad, Üsküp ve Sofya‘da kent gezisini düşünebilirler. Batıdan gelenler ise bu başkentlere ek olarak Ljübljyana ve Zagreb‘i programlarına alabilirler. Ayrıca özellikle bu seyahatler sırasında Bosna Hersek, Sırbistan, Kosova, Makedonya, Yunanistan ve Bulgaristan gibi tarihsel bağların halen sıcak olduğu ülkelerde, buralardaki Osmanlı hakimiyeti döneminden kalan izleri görmek ve yaşamak da mümkün.

Türkiye’ye giderken ya da dönerken küçük bir tatil için yolunuz üzerinde mola verebileceğiniz yüzlerce kentten bazıları şöyle:

Viyana: Tarih boyunca Avrupa‘nın en önemli kültür, sanat ve politika merkezlerinden biri olan Viyana, klasik güzergahı tercih edenlerin Almanya‘dan çıktıktan sonra önlerindeki ilk başkent. Tam olarak yol üzerinde olmasa da oldukça yakınından geçtikleri için kuzeyden gelenler için de bir uğrak noktası olabilir. Bu büyük, önemli, güzel ve zengin turizm kentini tam anlamıyla gezmek ve tanımak için elbette bir gün yetmez. Zamanı olanlar en az 3-4 gün ayırırlarsa Viyana‘yı yakından tanıyabilir, bu arada kentin dünyaca ünlü müzelerinden bir kaçını da ziyaret edebilirler. Daha az zamanı olanlar da burada örneğin 5-6 saat mola vererek, kısmen de olsa bu büyüleyici kenti yaşabilirler. Bu süre Viyana‘nın sarayları, katedralleri, operaları, tiyatroları ve diğer tarihi binalarından bir bölümünü dışından da olsa görmek, Viyana mutfağının tadını almak, parklarından birinde dinlenmek için yetebilir. Bütün bunların yanısıra Viyana, Türkler için tarihi önemi büyük bir kent. Bilindiği gibi Osmanlı İmparatorluğu‘nun Batıya doğru genişlemesinin tüm Avrupa güçlerinin ittifakıyla durdurulduğu yer burası. Tarihe az çok ilgisi olan herkes bir Viyana kahvehanesinde mola verirken bunu hatırlayacaktır. Daha sonra tüm Avrupa‘ya yayılan kahvehane kültürünün kenti kuşatan Osmanlı Ordusu‘nun geri çekilirken geride bıraktığı çuval çuval kahveler kaynaklandığını, kahve içilirken yenilen ay çöreklerinin de o döneme dayandığını gibi artık kulağa hoş gelen ilginç ayrıntılarıyla…

Salzburg:  Yolculuğu Münih üzerinden sürdürenler, Almanya‘dan Avusturya‘ya girdiklerinde Salzburg‘a uğrayabilirler. Avusturya‘nın en büyük kentlerinden olan Salzburg, tarihi mimari yapısını büyük ölçüde koruduğu için UNESCO Dünya Mirasları Listesi‘ne girmiştir. Yaz aylarında çok fazla turist aldığı için konaklama giderleri yüksek olabilir. O nedenle sabah erken erken saatlerde gelip, kent merkezinde birkaç saatlik gezinin ardından Slovenya, Hırvatistan istikametinde yola devam edilebilir. Kentin en önemli meydanı „Residentzplatz“ (Hükümet Meydanı) ve „Hohensalzburg“ (tarihi kale) buraya ayrılacak 4-5 saatte gezilebilir.

Prag: Kuzey Avrupa ülkelerinden gelen için güzergah üzerinde Almanya‘dan sonraki lik başkent ise Prag. Orta Avrupa‘nın kültürel, sanatsal ve tarihsel olarak en güzel kentlerinden biri olan Prag, bu özelliklerinden dolayı yılın her zamanı dünyanın dört bir köşesinden turistler tarafından ziyaret edilir. Kenti tam gezmek, tadına varmak için 2-3 gün ayırmak gerekir. Ancak iyi bir planlamayla bir günlük Prag molası da düşünülebilir. Kentteki 3000‘den fazla otel hemen her keseye uygun konaklama olanağı da sağlamaktadır. UNESCO Dünya Mirasi Listesi‘nde yer alan eski şehir merkezini (Prager Altstadt) gezdikten sonra Karl Köprüsü üzerinden geçip, Prag Kalesi‘ne ulaşacak gezintiden sonra, yine kent merkezinde renkli bir akşam geçirilebilir. Ondan sonra neden bu kente „Altın Şehir“, „Şehirlerin Anası“ ya da „Avrupa‘nın Kalbi“ dendiğini, yaşayarak anlayıp, yolunuza devam edebilirsiniz.

 Bratislava: Kuzeyden gelenler ya da klasik güzergahı kullananlar için yol üzerindeki ikinci başkent de önemli bir turizm merkezi olan Bratislava. Çekoslavakya‘nın 1993 başında ikiye ayrılmasıyla bağımsız bir devlet olan Slovakya‘nın başkenti olan Bratislava‘da verilecek bir mola en azından Tuna nehri kıyısında yapılacak bir yürüyüş için bile değer. Tarihi kaleye çıkıp, buradan Tuna vadisini ve hatta hava koşullarının uygun olması durumunda Avusturya ve Macaristan‘a kadar uzanan manzaraların keyfine varmak mümkün. Tarih boyunca farklı güçlerin egemenliği altına girdiği için mimariden, mutfağına kozmopolit bir kültürel yapısı olan Bratislava uygun fiyatlarda konaklama için de ideal bir kent.

Lyubljana: Münih üzerinden gelenlerin güzergahları üzerindeki ilk başkent olan Lyubljana (Lubliyana), Alp Dağları eteklerinde olması nedeniyle eşsiz doğal güzellikleri olan bir kenttir. Kent yüzyıllar boyunca Alman ve Avusturya imparatorluklarının egemenliği altında kaldığı için günümüzde halen özellikle mimari alanda bu kültürlerin etkisi altındadır. Kent içini ve tarihi kalesini kapsayacak gezinti hem dinlendirici, hem eğlendirici, hem de bilgilendiri olacaktır. Romalılar tarafından kurulan bu kentin bir dönem Hunların egemenliği altında kaldığını da hatırlatalım. Eski Yugoslavya cumhuriyetlerinden Slovenya‘nın bağımsızlığını kazanması ve Avrupa Birliği‘ne üyesi olmasından sonra daha da gelişen kent konaklamak için ideal kentlerden biri.

Zagreb: Almanya‘nın güneyinden gelenlerin güzergahları üzerindeki ikinci başkent Zagreb de hem dinlenme, hem de turistik amaçlarla mola vermek için çok uygun bir kent. Eski Yugoslavya cumhuriyetlerinden Hırvatistan‘ın başkenti Zagreb, Orta Çağ‘dan beri büyük siyasi çatışmaların ortasında kalmış, yabancı güçlerin istilaları altında kalmış. Örneğin 1242 yılında Cengiz Han tarafından işgal edilmiş. Tarihi geçmişiyle bağlantılı zengin ve ilginç mimarisinin yanısıra Avrupa‘nın en fazla yeşil alana sahip başkenti olarak bilinen Zagreb‘in merkezindeki „Ban Jelacic Meydanı“ndaki açık hava pazarı „Dolaç Market“ özellikle tavsiye ediliyor. Tüm gün boyunca açık olan pazar, kent yakınlarındaki köylerden çeşit çeşit organik tarım ürünlerinden, Dalmaçya kıyılarından taze deniz ürünlerine Hırvatistan‘ın birçok köşesinden yerel lezzetlerin buluşturuyor.

Budapeşte: Kuzey Avrupa‘dan gelenlerle, Almanya‘dan sonraki klasik güzergahı değil de Macaristan üzerinden geçen alternatif yolculuğu tercih edenlerin yolları üzerindeki en önemli başkentlerden biri de Budapeşte. Tuna Nehri‘nin iki yakasındaki Budin (Buda) ve Peşte kentlerinin birleşmesiyle oluşan Budapeşte, bir buçuk yüzyıl Osmanlı hakimiyetinin izlerini halen taşıdığı için tarihe ilgisi olan Türkler için oldukça önemli bir turistik merkez. Kanuni Sultan Süleyman tarafından 1526‘da fethedilen Budin ve Peşte, 1686‘ya kadar Osmanlı hakimiyeti altında kalmış, Karadeniz ve Tuna Nehri üzerinden İstanbul‘dan kolaylıkla ulaşıldığı için Osmanlı etkisi bir dönem oldukça belirgin olmuş. Bir bölümü Mimar Sinan tarafından yapılmış cami, medrese, hamam, kaplıca gibi eserlerden günümüze kalan çok az eser var ama yine de o dönemde açılmış hamamların bir bölümü halen işletiliyor. Tabii aynı zamanda hem tarihsel, hem de modern zenginliklerin içiçe olduğu güzel bir Orta Avrupa metropülü. Hemen her bütçeye uygun konaklama olanakları sağlayan Budapeşte, hem de yolculuğun ortasına denk geldiğinden, hem dinlenmek, hem de gezip, görmek açısından ideal bir mola merkezi…

Belgrad: Sırpça‘da „Beyaz Şehir“ anlamına gelen Belgrad, Yugoslavya‘nın dağılması sürecinde yaşanan savaş ve çatışmalı, huzursuzluğun, gerilim ve şiddetin egemen olduğu dönemleri uzunca bir süredir geride bıraktı. Balkanların en önde gelen turistik cazibe merkezlerinden. Ve en önemlisi Batı Avrupa‘dan Türkiye‘ye giden tüm ana güzergahların birleştiği, yolun neredeyse tam ortasında yer alan bir kent. Kozmopolit yapısı, zengin kültürel ve tarihi dokusu, çeşitli eğlence olanakları nedeniyle Türkiye‘den çok sayıda turist alan Belgrad, konaklama fiyatları da uygun olduğu için sıla yolcuları için ideal bir mola yeri. Yola çıkmadan bir süre önce internet üzerinden kent merkezinde çok uygun fiyatlarla otel ya da apart daireler için rezervasyon yapılabilir. Böylece Tuna Nehri kenarındaki „Balkanların Parisi“ni en iyi şekilde yaşayabilirsiniz. Tarihinde bir dönem de Osmanlı hakimiyeti altında kalan Belgrad, İstanbul ve Atina‘dan sonra Avrupa‘nın en eski yerleşim yeri. Sıla yolunu ya da dönüş yolunu yarılayanların yorgunluk atabilecekleri, küçük de olsa güzel bir ek tatil yapabilecekleri bir şehir.

Üsküp: Yolculuk güzergahının son aşaması hakkında kesin karar vermemiş olanlar, Sırbistan güzergahının sonlarına doğru Niş şehrine varmadan bunu yapmak zorundalar. Çünkü bundan sonra Türkiye‘ye ulaşabilmek için ya Bulgaristan ya da Makedonya-Yunanistan üzerinden geçen güzergahlardan birini takip etmek gerekiyor. Üsküp, bunlardan ikincisini tercih edenlerin yolları üzerindeki son başkent. 500 yıl Osmanlı hakimiyetinde kalan Üsküp, 1912‘de Sırbistan Krallığı tarafından ele geçirilmiş, 1944‘te kurulan Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti‘ne bağlı Makedonya‘nın başkenti olmuştu. 1991‘den bu yana da bağımsız Makedonya Cumhuriyeti‘nin başkenti. Vardar Nehri‘nin iki yakasında kurulmuş olan Üsküp, Osmanlı döneminin izlerini halen taşımakta, o dönemden birçok tarihi eser halen ayakta ve kullanılıyor. Makedon, Avnavut, Türk, Yunan, Bulgar gibi çeşitli kökenlerden Müslüman ve Ortadoks Hıristiyan insanların birlikte yaşadığı Üsküp‘te yaygın dillerden biri de Türkçe. Üsküp‘te mola vererek, pazarda dolaşma, Türk Çarşı‘nı gezme, buralarda alışveriş yapma fırsatı kaçırılmamalı. Tabii burada kalış süresini biraz uzatıp, kent içi geziyle, Büyük İskender Anıtı ve Üsküp Kalesi gibi tarihi mekanlar ziyaret edilerek, Osmanlılar öncesi ve sonrası dönemlere de vakıf olunursa, resim tamamlanmış olacaktır.

Sofya: Bulgaristan üzerinden sıla yolculuğunu bitirmek isteyenlerin yolları üzerindeki en son önemli turistik merkez ve başkent Sofya. Eski çağlardan beri Roma, Hun, Bizans ve Osmanlı imparatorluğu gibi devletlerin hakimiyeti altında kalan ve tarih boyunca bu kültürleri harmanlayan Sofya‘nın mimari görüntüsü II. Dünya Savaşı‘ndan sonraki sosyalizm döneminde büyük ölçüde değişmişti. Günümüzde esas olarak Bulgar kültürünün etkisi altıdaki Sofya, çeşitli konaklama olanakları sunan turistik altyapısıyla modern bir Avrupa kentidir. Kentin tarihi merkezini gezmek oldukça kolaydır ve bu gezi sırasında Osmanlı döneminden kalıp, restore edildikten sonra günümüzde müze gibi kültürel merkezlere mekanlık yapan tarihi eserlere de rastlanacaktır. Edirne‘ye doğru yola çıkmadan önce büyük bir mola vermek için ideal bir şehir.

 Selanik: Sıla yolunun son aşamasını Ege kıyılarına inerek tamamlamak isteyenler için Yunanistan‘daki en önemli merkez Selanik kentidir. Türkiye Cumhuriyeti‘nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk‘ün doğum yeri olması nedeniyle ayrı bir önemi olan bu kent, sıla yolunun İpsala Sınır Kapısı‘na kadarki aşamasının son molası için uygun bir merkez. Böylece hem Ege‘nin tarihsel, kültürel ve turistik, her açıdan bu muhteşem kentinde kısa da olsa bir tatil yapmak hem de Atatürk‘ün doğduğu evi ziyaret etmek şansını bulacaksınız. Türkiye‘nin Selanik Başkonsolosluğu bahçesindeki müze evi pazartesi hariç her gün 10.00-17.00 arasında ücretsiz olarak gezebilirsiniz. Otoyoldan sadece 15 dakikada ulaşılan müze eve yapılacak ziyaretten sonra yola devam edebilirsiniz. Ama zamanınız varsa bütün sokak ve caddelerinin denize kavuştuğu, sıcakkanlı, misafirperver insanların yaşadığı bu güzel kentte biraz daha kalmanızı tavsiye deeriz.

Kavala ve Dedeağaç: Elbette Selanik‘ten sonra hiç biryere uğramadan doğrudan İpsala‘ya gidilip, yurda girişi yapılabilir. Ama zamanınız varsa ve sınır işlemleri, ardından da Çanakkale ya da İstanbul‘a doğru devam edecek uzun yol öncesi son dinlenme molalarını Ege kıyısındaki eski Osmanlı kentlerinde yapabilirsiniz. Kavala ya da Dedeağaç‘taki denize nazır balık lokantalarında, Ege mutfağının zenginliklerinin tadına varmaya buralardan başlayabilirsiniz. Güleryüzlü, misafirperver ve hemen hepsi çok güzel Türkçe konuşan personelleri sayesinde bu lokantalarda büyük olasılıkla kendinizi Türkiye‘de hissedeceksiniz.

Reklam
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ