Referandum sonuçları umut verdi!

Almanya’daki Türkler yaşadıkları ülke ile bu kadar kopuk ve kendini Erdoğan’ın Türkiye’sine mi adamış görünüyor?

ESAD ŞAHİN

Geçtiğimiz günlerde Türkiye çok ağır bir referandum süreci atlattı. Eğer bu süreç 1–2 ay daha sürseydi muhtemelen şiddet olayları baş gösterecekti. “Hayır” propaganda gereçlerine zarar verme, Hayır’ı örgütleyen gruplara tacizde bulunma vs. gibi şiddet olayları zaten vardı, fakat karşılık bulmadığı için tansiyonlar belli bir seviyenin üstüne çıkmadı. Her bir gün, 3–5 farkı söylem ve tavır ile kimlerin şiddete maruz kaldığına, aşağılanmaya çalışıldığına ve yok edilmek istendiğine tanıklık ettik. İktidar partisinin ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın sıkı sıkıya sarıldığı retorik (bütün bu olup bitene en merkezinde tanık olan) yerel düzeyde bile halkın bir kısmı tarafından benimsendi. Bu ayrıştırıcı ve yok etme zeminli retorik dalga dalga büyüdü. Hiçbir ciddi anket firması ‘hayır’ oylarını %45’in altında göstermedi. Buna rağmen olup bitene ‘hayır’ diyenlerin yok edilmesi, itibarsızlaştırılması ve kara propaganda malzemesi yapılması gerektiğine dair, gerek devletin en tepesinden gerekse yakın çevrelerinden sürekli imalar geldi. Yıllardır halkın çok önemli bir kesiminin sevgisini kazanmış ve lider olarak benimsenmiş Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın şu sözlerini unutabilecek miyiz? :

Kim ‘hayır’ diyor? PKK ‘hayır’ diyor. Kim ‘hayır’ diyor? Bu ülkeyi bölmek parçalamak isteyenler ‘hayır’ diyor. Kim ‘hayır’ diyor? Bayrağımıza karşı çıkanlar ‘hayır’ diyor. Kim ‘hayır’ diyor? Bu ülkede yerli ve milli olanlara karşı çıkanlar ‘hayır’ diyor.”

Daha sonraki günlerde ‘hayır’ diyenlere saygı duyabileceğini söyleme lütfunda bulunan Erdoğan konuşmasını şöyle tamamlıyordu:

Biz ‘hayır’ diyene de saygı duyarız. Ama kimler diyor bu önemli. Kandil’de PKK’nın başındaki, İmralı’daki ‘hayır’ diyor. Pensilvanya’daki FETÖ’cü ‘hayır’ diyor. Hayır diyenin bunu iyi düşünmesi lazım: Ben ‘‘hayır’ ‘ derken kimlerle beraberim”

Oysa ‘hayır’ diyenlerin gerekçeleri çok netti. Getirilmek istenen sistem, suiistimal edilmeye çok açık bir tek adam sistemiydi. Ayrıca yasama, yürütme ve yargı arasındaki mesafeyi silikleştiriyor; kuvvetleri tek elde birleştirme gayesi taşıyor ve demokratik denetim mekanizmalarını son derece güçsüz bırakıyordu. Yasama ve yargının, yürütmeyi kontrol etmesinin önüne çok net engeller koyan bu sistemi hangi demokratik gerekçelerle savunabilirdi ki? Eski sistemin eksileri ve hataları getirilmek istenen bu sistemi asla meşru kılamaz. Fakat tüm bu süreç boyunca tanık olduğumuz bir gerçek var: İnsanlara 18 madde hakkında bilgi verilip fikirleri sorulmadı. Mesele “Erdoğan’a sadık mısın değil misin?” düzeyine çekildi. Erdoğan’a gözü kapalı sadakati, vatandaşlık görevi gibi sundular.  Terörü bitirmeyi, vesayet odaklarını (ki şu anda altı tamamen boşaltılmış bir kavramdır) ortadan kaldırmayı, ekonominin yükselişe geçmesini, işsizliğin bitmesini ve daha birçok şeyi ‘evet’ e bağladılar.

Referandum ve Yurtdışındaki Türkler

Yukarıdaki sebepler vatandaş için pek inandırıcı gelmeyince en tehlikeli süreç başladı. Referandumu kazanabilmek için oluşturulan yapay gündemler Türkiye’nin dış devletler nezdindeki itibarını yerle bir etti. Almanya ve Hollanda ile referandum hesaplarına dayalı iç politika hedefleri için son derece seviyesiz kavgalar başladı. Bu kavgaların Avrupa’da yaşayan Türkler için oluşturduğu tahribat hiç önemsenmedi. Hatta bu insanlar yaşadıkları ülkeye karşı bilinçli bir politika ile sürekli kışkırtıldı. Örneğin Almanya’da yıllardır çeşitli sosyal ve ekonomik nedenlerle hayatlarından pek memnun olmayan ve kimliklerini baskı altından hisseden kitlelere el atıldı ve yaşadıkları devletlere karşı sahip çıkılıyormuş havası yaratıldı. Oysa Almanya’daki Türklerin sorunları, dışarıdan müdahalelerle iyileşmek bir yana çok daha kötü bir hal almış durumdadır. Yine Türkiye’de uygulanan ayrıştırıcı politikaların Avrupa’daki Türklere de uygulandığını gördük. Mainstream dışında kalan kitlelere karşı düşmanlık politikası her geçen gün arttı. Bu durum Türkiye toplumunda görülen bölünmüşlük ve potansiyel çatışma halini tamamen Avrupa’daki Türk toplumuna taşıdı.

Gelinen noktada Avrupalı Türkler, Avrupa kamuoyunda artık çok daha yoğun bir şekilde tartışılıyor. Thilo Sarrazin ve Geert Wilders gibi siyasetçilerin Türkleri ve Müslümanları dışlayıcı söylemleri hem siyasi platformlarda hem de medyada çok daha fazla yer buluyor ve normal karşılanıyor. 2013’te CDU (Hıristiyan Demokrat Parti) ve SPD (Sosyal Demokrat Parti) arasında büyük koalisyon kurulduğunda en önemli maddelerden biri de Türklerin çifte vatandaşlığı idi. Konuya sıcak bakmayan CDU’nun SPD’nin baskıları neticesinde köşeye sıkışması ile Türkler bu konuda önemli bir kazanım elde etmişti. Bundan sonraki süreçte ise beklenen, koşulsuz bir çifte vatandaşlık hakkıydı. Bugün Türklerin bu haktan son derece uzaklaşmış olması hatta kazanılmış haklarının tartışılıyor olması, direk Türkiye’deki iktidar partisinin politikalarının somut bir sonucudur. Almanya ile bozulan ilişkiler, Alman politikacıların yanlış(sert) söylemleri, Türkiye’den gelen bakanlara miting yasağı ve BND’nin Darbe-Gülen ilişkisine dair yaptığı açıklamalar referandum yolunda ‘evet’ oylarına, AKP’li yöneticilerin de ifade ettiği gibi, % 2-3’lik bir artış sağladı. Sadece Almanya’daki Türkler yaklaşık 450.000’lik bir Evet oyu Türkiye’ye yolladı. Bu durum referandum biter bitmez Almanya’nın önemli gündemlerinden biri oldu. Sadece politik düzeyde değil, sosyal medyada bile Türklere karşı nefret söylemleri arttı. “Demokratik haklardan yararlandığınız bir ülkede yaşayıp, başka ülkedeki diktatöre destek oluyorsunuz” ve/veya “Çok seviyorsanız diktatörünüzü neden buradasınız, buradan gitmelisiniz” en çok duyduğumuz sözler. Ki bu sözleri Hayır oyu vermiş Türkler de Evet diyenlere söylüyor açıkçası.

Peki durum bu kadar sorunlu mu? Almanya’daki Türkler yaşadıkları ülke ile bu kadar kopuk ve kendini Erdoğan’ın Türkiye’sine mi adamış görünüyor? Rakamlar aslında öyle demiyor. Almanya’da 3 milyonun üstünde bir Türk nüfus var. Alman vatandaşlarını çıkardığımızda referandumda seçmen olabilen 1,4 milyon kişi vardı. Seçimlere de sadece yarısı katildi. Bu durumda yukarıda da belirttiğim gibi yaklaşık 450.000 kişinin Evet oyu veya Erdoğan’a açık desteği görülüyor. Elbette sorunlu bir durum ve kaygı verici, fakat büyük resme bakıldığında 3 milyonu aşkın Türkün küçük bir kısmının resmi olarak Erdoğan’a destek olduğunu görüyoruz.[1]

Devletin tüm olanaklarıyla Evet’e rağmen

Türkiye hiç adil olmayan şartlarda bir referandum atlattı.[2] Sadece HDP’ye yapılanlar bile durumun vahametini göstermekteydi. Milletvekillerinin önemli bir kısmı tutuklanmış; teşkilatları boşaltılmış ve muhalefet yapabilecekleri, seslerini duyurabilecekleri tüm alanlar engellenmiş durumdaydı. Üstüne üstlük haklarında yürütülen kara propagandaya karşı bölgede tek tek kapıları çalıp kendilerini anlatmaktan başka çareleri kalmamıştı. Bu konuda iktidarın hedefine ulaştığını bölgede ‘hayır’ oylarının beklenenin altında çıkmasından anlayabiliyoruz. HDP’ye yapılan baskı ve engellemeler büyük önem taşımakta. Çünkü henüz üzerindeki şaibe giderilememiş olan, AGİT (Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı) tarafından eşit olmayan koşullar altında ve kanunla çelişen bir referandum olduğuna dair raporlanmış bu referandumun AİHM (Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi) yolundaki gayri resmi sonuçlarına göre bölgede ‘evet’ hanesine yazılan 600 bin oy ‘hayır’ hanesinde yer alsaydı şu anda tamamen farklı bir gündemimiz olacaktı.

Karşısında devletin bütün olanaklarını EVET propagandasına peşkeş çeken AKP, yandaş medya ve “tabanına ulaşmayan yüksek bir sesle” EVET çığırtkanlığı yapan MHP’yi bulacağını zanneden ‘HAYIR’ bloku, son anda YSK (Yüksek Seçim Kurulu)’nın kanunları hiçe sayan müdahalesi ile de yüz yüze kaldı. Hukuken doğruluğu uzun süre tartışılacak olan ve seçim kanunuyla çelişen bu müdahalenin ‘evet’ oylarına net bir etkisi olduğu iddia ediliyor. “Birçok anti-demokratik devlete göre, en azından özgür seçim ortamı var.” denilen Türkiye hakkında yurt dışında artık ciddi tartışmalar başlayacaktır. Erdoğan, iç kamuoyundaki tepkilere, vaktiyle Köroğlu’nun atının bir hırsız tarafından çalınmasına dair söylenmiş deyimleşen bir cümle ile karşılık verdi: “Atı alan Üsküdar’ı geçti!”

Tüm bu şartlara rağmen 24 milyon kişi bu teklife ‘hayır’ dedi. AKP, MHP ve diğer ‘Evet’ diyeceğini açıklayan partilerin total oy oranının %65’i bulduğu düşünülürse, bu oldukça düşük bir destek gibi görünmekte. Erdoğan’ın eski yol arkadaşları ile kapalı kapılar ardında sürtüşmeler yaşadığı bir süreç oldu mesela. Referandum sonucuna bakıldığında, AKP’nin kemik seçmen kitlesinden de epey yüksek bir fire verdiği anlaşılıyor, fakat ne yazık ki AKP’li muhaliflerin seslerini duyurabilecekleri ne özgür bir zeminleri ne de cesaretleri var.

Dilerim bu referandum sonucunda hiç de az olmadıklarını gören AKP’li, MHP’li, CHP’li ve HDP’li ‘hayır’ kitlesi, demokratik hakların yok edilmesine direnmeye ve farklı partilerde de olsalar tek adam olmak isteyenlere karşı direnmeye devam ederler. (20 Nisan 2017)

[1] Canan Topçu, 17.04.2017 http://www.zeit.de/politik/ausland/2017-04/deutschtuerken-tuerkei-referendum-volksabstimmung-recep-tayyip-erdogan

[2] AGİT (Avrupa Güvenlik Ve Is Birligi Teskilati) Raporu: http://www.osce.org/odihr/elections/turkey/311726

İletisim: esad_sahin@yahoo.com , about.me/esad

Reklam
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ