Yalnızlığın Sesini Dinleyelim

Ayşe Korkmaz

Aşklar yaşarız, bulutların üzerinde uçurur bizi. Mutluluk ayaklarımızı yerden keser. Ya da, aşk tadında paylaşımlar… Küçük kahve molalarında bulduğumuz koskoca umutlar…

Sonra her şey birden bire tersine döner. Umudumuz ne kadar büyükse, tükeniş o denli acı olur. Sıkışıp kalmış hissederiz kendimizi. Sanki bütün dünya üzerimize gelir.

Bu tuhaf döngü, yaşamın vazgeçilmez kuralıdır. Bir ucu yalnızlıktır aşkın. Bu yüzden hepimiz biraz yalnızız. Ümit Yaşar Oğuzcan bunu şu dizeleriyle ifade eder:

“Tez tükendi umut ekmeği
Bitiverdi suların hayali
Çevirdik derin bir karanlığa gözlerimizi
Sen ey büyük yalnızlık
Bir sen terk etmedin bizi”

Horatius “Dertlerimizi avutan akıl ve hikmettir.” der. “O engin denizlerin ötesindeki yerler değil…” O halde varoluşun özü kendimizde gizli. Hayatı bir yüze, bir sese, bir nefese hapsetmek, kendimize yapabileceğimiz en büyük haksızlıktır. Yaşamın merkezine kendini oturtmalı insan. Fon değişse de öz dimdik ayakta kalmalı.

Başkalarının bize verdiği değer, bizim kendimize verdiğimiz değerden geçer. Yalnızlık korkusu yüzünden istemediği şeylere katlanmamalı insan. Kendi değerini bilmeli. Kara kara düşünüp bunalıma girmek yerine, yalnız geçen zamanını mümkün olduğunca iyi değerlendirmeye çalışmalı. Yaşanan hiçbir şeyin boş olmadığının ayrımına varmalı. Bu şey, koskoca bir yalnızlık bile olsa…

Marguerite Duras, Yazmak adlı kitabında yalnızlığın yazıya dönüşümünü şöyle anlatır: “Kitap yazan birinin, çevresindeki öteki insanlarla arasına her zaman bir mesafe koyması gerekir. Yalnızlıktır bu. Yazarın, yazılı şeyin yalnızlığıdır. İşe başlamak için insan kendi kendine çevresindeki o yalnızlığın ne olduğunu sorar. Ve bunu aslında evin içinde attığı her adımda, günün her saatinde, ister dışarıdan gelsin, ister gün ışığında yakılan lambaların ışığından gelsin, her türlü ışık altında kendi kendine sorar. Bedenin bu gerçek yalnızlığı, yazının dokunulmaz yalnızlığı haline gelir.”

Ata Türker, yarattığı kahramanlarla paylaşır yalnızlığı: “… Yarattığım kahramanların masamda dolaştıklarını görüyorum. Onları izliyorum, onlarla konuşuyorum. Ne yapacaklarını ve nasıl davranacaklarını, onlara ben söylüyorum. Oturduğum sandalyede, tepeden izliyorum. Başka tanrıları yok…”

Yalnız yazarların değil, şâirlerin, ressamların, bestecilerin ve diğer sanatçıların da yolu yalnızlıktan geçer. Yalnızlık, sanatçının mekânıdır. Çünkü sanatla uğraşanlar hayata önyargısız bakar. Sıradan insanlara ters gelen bu tavır onları toplumdan uzaklaştırıp yalnızlığa iter. Yalnızlık, yaratıcılığı körükler. En büyük eserler en korunmasız yalnızlıkların sunucunda ortaya çıkar.

Besteci Tuluyhan Uğurlu, işi daha da ileri götürüp aşkın fazlasını sanatçı için lüks olarak algılar. “Yalnızlık hem dram, hem kudrettir” der. Ve şöyle devam eder: “Yaratıcılık yalnızlıktır. Bu nedenle aşk sanatkâr için bir ilham olsa da uzarsa lükstür. Çağın ilerisinde olma marjinalliği, marjinallik radikalliği, radikallik de yalnızlığı getirir. Yüzlerce insan sizi alkışladıktan sonra evinize gelip kapınızı kapattığınızda yalnız kalırsınız ve çıkartıldığınız göklerden aşağıya inersiniz. Bu büyük bir dramdır. Siz kendinizi bir amaca adamışsınız, aşk uzarsa amacınızdan sıradanlığa doğru saparsınız. Yalnızlık acı verse de alışınca toplumda kendinizi devlet gibi hissedersiniz.”

Dört elle sarılalım yalnızlığa. Bizi ruhumuzun derinliklerine çekip götürmesine izin verelim. Yalnızlığın sesini dinleyelim. Çünkü varlığımızı aydınlığa çıkaracak olan yine o sestir.

Reklam
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ